Bazıları inanmasa da, Sümerler bundan emindi: Bira içmek
insan olmanın gereğiydi. Ne de olsa, bu sarhoşluk ve keyif verici içecek,
dökük saçık ilkel insan Enkidu'yu, döneminde yaşayan uygar insanlardan birine
dönüştürmüştü. Yarı vahşi Enkidu bozkırların hayvanlarıyla birlikte yaşıyor,
onlar gibi ot yiyor ve su içiyordu. Uruk kentinin kralı Gılgameş, ona çekici
bir tapınak kızı olan Şamkat'ı yollamış ve yontulmamış bu adama insan gibi
yaşamayı öğretmesini istemişti.
Bu gerekliydi, çünkü Enkidu ekmeğin nasıl yendiği ve biranın nasıl içildiğini
bilmiyordu. Şamkat ağzını açıp Enkidu'ya şunu söyledi: "Ekmek ye Enkidu,
bu yaşamın bir parçası! Ve toprağın geleneği olan birayı iç." Enkidu
ekmek yedi, doyuncaya kadar. Bira içti, yedi testi dolusu. Ruhu sakinleşti ve
keyiflendi. Kalbi neşe doldu ve yüzü ışıldadı. Su ile pis bedenini yıkadı.
Vücudunu yağ ile ovdu ve "insan" oldu.
Gılgameş destanı, M.Ö. 1600'lü yıllarda Mezopotamya'da ortaya çıkan eski bir
efsaneyi bu şekilde aktarıyor. Ancak bira zevki ve bira üretimi, kuşkusuz,
ilk olarak M.Ö. 4. yüzyılda Güney Mezopotamya'da yaşayan Sümerler arasında
görülmemişti. Biracılıkla ilgili bilgiler, tarihin bilinmeyen, karanlık
sayfalarına kadar uzanıyor.
Bira ve biracılığın kökenine ilişkin farklı görüşler var. Bunlardan ilki,
kökenini Sümerler, Babilliler ve eski Mısır'a dayandırıyor. Araştırmacıların
bir kısmı da, Kolomb'un Amerika'yı keşfi sırasında yerlilerin bira üretip
içtiklerini belirten notlarından hareketle farklı savlar ileri sürüyorlar.
Çin kaynaklarında biranın tarihi M.Ö. 2300'lere kadar uzanıyor. Yine
Amazonlar'da elde edilen bazı bulgulardan yola çıkılarak, yağmur
ormanlarında, günümüzden 10.000 yıl önce bira üretildiği ileri sürülüyor.
Yine de, biranın ilk kez Mezopotamya'da bulunduğuna yönelik görüşler,
diğerlerine oranla ağır basıyor.
Bira üretiminin önkoşulu, tahıl yetiştirmek ve ekmek yapmayı bilmekti. İlk
biranın, yaklaşık 10.000 yıl önce, bir parça ekmeğin ıslanıp mayalanmaya
başlamasıyla tesadüfen ortaya çıktığı tahmin ediliyor. M.Ö. 5000'li yıllarda,
Fırat ve Dicle ırmakları arasında kalan topraklarda arpa ve buğday (triticum
dicoccum) yetiştiriliyordu. Her ikisinden hem ekmek, hem de bira yapıldığı
sanılıyor. Irak'ta, hemen Musul kentinin yakınlarındaki ören yeri Ninive'deki
Gaura Tepe'sinde bulunan bir mühür, bira geleneğinin en eski kanıtlarından
biri. M.Ö. 4. yüzyıla ait bu mühürde, bükülmüş bitki saplarıyla büyük bir
kaptan bira içen iki adam tasvir ediliyor. Uruk'ta bulunan, 4. yüzyılın
sonlarına ait arkaik tablet metinlerinde, "Ka" (bira) olarak okunan
resim yazısı, bira geleneğinin en eski yazılı kanıtı olarak kabul ediliyor.
Paris'teki Louvre Müzesi'nde sergilenen yaklaşık 5000 yıllık kil tabletler,
Sümerlerin bira üretim tekniği hakkında bazı bilgiler veriyor. "Monument
bleu" olarak anılan bu tabletler, buğdayın kabuğundan nasıl
ayıklandığını ve bereket tanrıçası Nin-Harra için sunulacak biranın nasıl
hazırlandığını gösteriyor. Sümerlerin bira tanrıçası Ninka-i (ağzı dolduran
efendi) adına yazılan bir ilahi, biranın yapılma sürecini tarif ediyor:
Öncelikle, ıslatılan arpalar çimlendiriliyordu (malt yapılıyordu). Bu yeşil
malt, kurutuluyor, kökçükleri ayıklanıyor, havan ve tokmak kullanarak ya da
değirmen taşıyla öğütülüyor, su ve bira ekmeğiyle homojen bir hamur haline
getiriliyordu. Bira ekmeği, çimlendirilmeden öğütülmüş tahıl ve kokulu
bitkilerden yoğrulan hamurdan pişiriliyordu. Bu hamur somun ya da pide gibi
şekillendiriliyordu.
Malt, su ve bira ekmeğinden hazırlanan karışım, kapalı bir kapta mayalanmaya
bırakılıyordu. Son olarak bu karışıma tatlandırıcı maddeler ilave ediliyordu.
Bu maddeler, içerdikleri şekerle, mayalanma sürecini hızlandırıyordu. İşlemin
sonunda, teknenin tabanındaki deliklerden alttaki kaba damlayan sıvı, bir tür
mayalanmış arpa suyu olmalıydı. "Ka" adını verdikleri bu sıvı,
lezzet olarak tatlı, görüntü olarak bulanıktı. Üst yüzeyinde mayalanmadan
kaynaklanan artıklar dolaşıyordu. Uzun bitki saplarını, bu kalıntıları da
birlikte içmemek için kullanıyor olmalıydılar.
Mezopotamya'da farklı lezzetlerde bira üretiliyordu. Kadınlar için oldukça
tatlı ve pahalı olan buğday birası üretiliyordu. Koyu malt birası, ucuz
olduğu için herhalde, çok miktarda, sevilerek içiliyordu.
Türkiye'nin köklü bira üreticilerinden Efes Grubu, Focus Dergisi için bira
üretim aşamalarını ve dikkat edilmesi gereken noktaları açıkladı:
Önce malt öğütülüp, su karıştırılarak belirli sıcaklıkta bekletilir. Bu
süreçte malt içerisinde bulunan extract maddeler çözülerek, şıra denilen ara
ürün elde edilir.
Katı-sıvı karışımı halinde bulunan şıra özel tasarlanmış süzme kazanı içinde
süzülerek bir sonraki aşama olan kaynatma işlemine tabi tutulur.
Kaynatma işleminde biraya karakteristik olarak acılık ve aromatik tat
özelliğini veren şerbetçiotu ilavesi yapılır.
Daha sonra 8°C'ye soğutulup, maya ilave edilerek fermantasyon tanklarına
alınır.
Fermantasyon sırasında sıcaklık 8-12°C'de tutulur. Bu aşamada fermente
edilebilir şekerlerin maya ile etkileşimi sonucundan alkol ve karbondioksit
oluşur.
Bira, bu işlemden sonra, soğukta dinlendirilerek özel filtrelerden geçirilir.
Böylece o mükemmel berraklık elde edilir. Filtre edilmiş bira, şişe, kutu ve
fıçılara özel dolum sistemleriyle doldurulur.
Bira tesislerde ortalama 18-21 günde içime hazır hale gelir ve üretim süreci
çok gelişmiş bir teknoloji ve üst düzeyde hijyen gerektirir.
Kişi başı günlük resmi istihkak, beş ekmek ve iki testi biradan
oluşuyordu. İnsanlar iştahla, bol miktarda bira içiyorlardı. Tanrıça Hathor
onuruna düzenlenen "Sarhoşluk Bayramı"nda "tıka basa
içmek" gelenekten sayılıyordu. Firavun III. Ramses (M.Ö. 1183-1152) bir
kurban töreninde, adak olarak tanrılara 466.303 testi bira sunmuştu.
Büyük İskender ülkeyi ele geçirdikten sonra (M.Ö. 332) Mısır, Yunanlıların
etkisi altına girmişti: Yunanlılar şarap içtiği için bira yavaş yavaş bir
kenara itilmişti. Yunanlılar birayı, daha M.Ö. 7. ve 6. yüzyıllarda,
Balkanlar'ın doğusundaki Trakyalı komşuları ve bugünkü Türkiye'de yaşayan
Friglerden öğrenmişlerdi.
Yunanlı yazar Ksenophon, M.Ö. 401 yılında Ermeni içki kültürü ile tanışmasını
şöyle anlatıyor: "Burada büyük kapların içinde arpa şarabı vardı. Bu
içki, içine su eklenmediği takdirde oldukça kuvvetli ve tadına alışıldığı
zaman çok lezzetliydi." Ancak yine de Romalılar ve Yunanlılar için bira
zevki barbar halklara özgü bir özellik ve kontrolsüz sarhoşluğun bir simgesiydi.
Romalılar için bira, istila akınlarından sonra yanlarında getirdikleri bir
"hatıra" niteliği taşıyordu. Lejyonerler, Galya bölgesinde yaşayan
Keltler aracılığıyla, M.Ö. 1. yüzyılda enfes bir arpa birası ile tanıştılar.
Keltler bu biraya "corma" adını vermişlerdi ve daha o zamanlarda bu
birayı fıçılarda saklayıp, içmek istediklerinde fıçılardan boşaltıyorlardı.
Bu halk, yaklaşık 3000 yıl önce Avrupa'da ilk bira üretimini
gerçekleştirmişti. Bilim adamları bu gerçeğe ait izleri Kuzey İspanya'da
yaptıkları kazılarda elde ettikleri kaplarda buldular.
Bira her ne kadar "barbar içkisi" olarak görülse de, 4. yüzyılın
başlarında Roma İmparatorluğu'nda oldukça yaygın olmalıydı. Aksi takdirde
İmparator Diocletianus (284-305), 301 yılına ait fiyat tarifesinde neden
biranın ücretini de belirlemek zorunda kalsın ki? Bu tarifeye göre Keltlerin
buğday birası 4, Mısırlıların arpa birası ise 2 denarius değerindeydi.
Germen topraklarına kadar ulaşan bira kültürü burada da izler bıraktı. Anıt
mezarlar üzerindeki yazılar, burada yatan kişilerin bira üreticisi ya da bira
tüccarı olduğu hakkında bilgiler veriyor. Bardaklar üstüne işlenen
metinlerde, susamış sahiplerinin istekleri dile getiriliyor "Imple
ospita ola de cervesa da!" (Bardağı al meyhaneci ve birayla doldur!). Almanya'nın
Regensburg kentinde bulunan Roma döneminden kalma (Romalılar bu bölgeye
180-260 yılları arasında egemendiler) bira imalathanesinde, yeşil malt, daha
dayanıklı olabilmesi için, aşağıdan ısıtmalı kurutma odasında kurutuluyordu.
Bira içmenin de kendine göre bir takım kuralları var. Efes Pilsen
yetkilileri, biranın soğuk sunulmasına ve içilmesine dikkat edilmesi
gerektiğini söylüyorlar. Biranın gerçek tadının alınacağı en uygun sıcaklık
6,8 derece. Bu soğukluk derecesi en kolay şekilde, bardağın terlemesiyle
anlaşılıyor. Biranın soğutulmuş bardakla sunulması gerekiyor. Çünkü, bardak
soğutulmuş olursa, bira soğukluğunu daha uzun süre koruyor. Bira bardağı
mutlaka temiz olmalı. Bira doldurulurken, bardak 45 derece eğimle tutuluyor.
Bardak doldukça da eğim azaltılıyor. Bira köpüğüyle servis edilmeli, çünkü
köpük biranın taze olduğunun göstergesi. 2 parmak köpük biranın ayrılmaz
parçası olarak değerlendiriliyor.
Efes Pilsen üretim uzmanları, biranın neyle iyi gideceği sorusunu, "Bira
birçok yemekle de iyi gider. Az alkollü olduğu için gün içinde, iş
yemeklerinde de rahatlıkla tüketilebilir" diyerek yanıtlıyorlar ve devam
ediyorlar: "Kızarmış patates, sigara böreği, köfte, kroket gibi sıcak
atıştırmalar; tuzlu ve baharatlı çerezler bira keyfini katlar. Bira hem
beyaz, hem de kırmızı ete uygundur. Yemeğin lezzetini artırır. Efes Pilsen
biranın yanında giden yemeklerle ilgili yemek uzmanlarıyla bir çalışma yapmış
ve 70'in üzerinde yemek tarifi hazırlatmıştır. Bu yemek tarifleri
www.efespilsen.com.tr adresindeki "Birahane İyileştirme Projesi"
bölümünde de yer almaktadır..."
Uzun süre kent ile köyler arasında bira satışı konusunda kavgalar verildi.
Belediye meclisi üyeleri, bira üretiminin Kral I. Heinrich (919-936)
döneminden bu yana kentsel bir ayrıcalık olduğunu iddia ediyor ve birayı kent
duvarlarını dışarıdan çevreleyen 1 millik (1609 metre) bölgeye de satabilme
hakkına sahip oldukları konusunda ısrar ediyorlardı. O nedenle, bu alan
içindeki köyler birayı kendileri üretemiyor, kentten satın almak zorunda
kalıyorlardı.
1434 yılında Güney Almanya'da, şarabın daha çok üretildiği yerlerde,
başpiskopos ve belediye meclisi, bira üretimini "sonsuza kadar"
yasaklamıştı. Bu yasak, ancak 1642 yılında başpiskopos Johann Philipp von
Schönborn tarafından kaldırılmıştı. Gerçekten de, Güney Almanya'daki Bavyera
Eyaleti'nde üretilen bira kalitesi düşüktü. 1293 yılında Nürnberg'de belediye
meclisinin kararıyla bira üretiminde sadece arpa kullanımına izin
veriliyordu. Münih kentinin belediye meclisi de, 1447'de aldığı bir kararla,
bira üretirken sadece arpa, şerbetçiotu ve su kullanılmasını istiyordu. 23
Nisan 1516'da Almanya'nın güneyinde bulunan Ingolstadt kentinde bir tarih
yazıldı: Meclis toplantısında, o tarihten itibaren Bavyera'da biranın sadece
arpa, şerbetçiotu ve su kullanılarak yapılabileceğine dair hükmü içeren ünlü
"Reinheitsgebot" (Saflık Yasası) kabul edildi.
Bu yasa, zamanla bütün Almanya'da uygulanır hale geldi.
Ancak, Kuzey Almanya'daki birçok manastır ve bunlarla birlikte bira üretimi,
Reform hareketinin kurbanı oldu, kalanlar da Otuzyıl Savaşları sırasında
yıkıldı. 1803 yılındaki laikleşme hareketiyle birlikte, sadece Bavyera
bölgesinde 200 manastır kapatıldı. Gümrük düzenlemeleri, bürokratik
suiistimaller, bira üreticileri örgütlerinin aldığı eskimiş kararlar, bira
ticaretini oldukça sınırlamıştı. 19. yüzyılın başlamasıyla birlikte kabul
edilen "kazanç özgürlüğü", bütün bu engelleri ortadan kaldırdı.
Bugün, "Reinheitsgebot" AB Yasaları çerçevesinde bağlayıcı bir yasa
olmaktan çıktı, uygulayıp uygulamamak bira üreticilerinin özgür tercihine
bırakıldı.
Osmanlılar ve ülkemizdeki kökenine gelince. Aslında biranın tarihini bozanın
tarihiyle bir tutabiliriz. Çünkü arpa mayalanıp pişirilirse ekmek, mayalanıp
suya yatırılırsa da boza elde ediliyor. Kökeninin Mezopotamya olabileceği
söylenen biranın, Osmanlı'da "bira" adıyla üretilmesi 1840'lardan
sonrasına rastlıyor.
Ancak, boza, Anadolu ve İstanbul'da hep var olan bir içecekti. Boza da, Asya,
Mezopotamya, Afrika ve Anadolu'da birayla birlikte üretilmeye başlayan bir
içecek olarak biliniyor. Toplumsal Tarih dergisinin Ağustos 2002 sayısında
yer alan ve Prof. Dr. Ercan Eren'in yazdığı, Efes Pilsen'in desteğiyle
önümüzdeki aylarda basılacak olan "Anadolu'da Biranın Tarihi" adlı
kitaptan derlenen araştırmada, Osmanlı'da biranın tarihine geniş yer
veriliyor.
Yazıda, boza ile bira akrabalığını araştıran mikrobiyologlar ve gıda
mühendisleri bir yana, tarihin oldukça anlamlı şeyler söylediği belirtiliyor.
Örneğin, içki yasaklarında, özellikle IV. Murat (1623-1640), IV. Mehmet
(1648-1687) ve III. Selim (1789-1807) dönemlerinde bozahane kapatılması,
yıktırılması çok yaygındı. Özellikle ekşi boza satan bozahaneler, meyhane ile
bir tutulmuştu. Bozalar arasında, özellikle ekşi bozanın alkol derecesi
yüksekti ve genellikle yasaklanan ekşi bozaydı. Fatih Sultan Mehmet'in içecek
listesine kadar giren boza, özellikle şarap yasaklarının getirildiği tüm
zamanlarda, yasaklı listesine girmişti.
Evliya Çelebi, "Seyahatname"sinde, 17. yüzyılda İstanbul'da 300
dükkânda 1.005 bozacı çalıştığını kaydediyor. Evliya Çelebi'nin
yazdıklarından, bozanın da en az bira kadar sarhoşluk verici içkiler arasında
kabul edildiği söylenebilir.
Osmanlı'nın batı tipi birahaneler ve birayla tanışması 1840'lı
yıllara uzanıyor. Bu dönemlerde Alman göçmenler yoluyla İstanbul, batı tarzı
bira kültürüyle tanışıyor. Ancak, Osmanlı mozaiği, buna ayrı bir katkıda
bulunuyordu. Bir anlamda bozahanelerin yerini birahaneler alıyordu.
Birahaneler biranın tüketildiği en keyifli mekânlardı. 1888'de, 15'i
Beyoğlu'nda, 8'i Galata'da, 8'i çeşitli semtlerde olmak üzere İstanbul'da 31
birahane bulunuyordu. Bomonti Bira Fabrikası'nın üretime geçtiği yıllarda
(1894), Osmanlı topraklarında sadece 4 kentte birahanelerin varlığı göze
çarpıyor: İstanbul, İzmir, Selanik ve Ankara. 1921'de, İstanbul'daki birahane
sayısı ise 52'ye yükseliyor.
Cumhuriyetin ilk yıllarında bira bahçelerinde bir değişiklik görülmüyor. Ama,
1960'lı yıllarda Bomonti Birahanesi'nin ayrı bir yerinin olduğunu, o yıllarda
yaşamış hemen herkes anlatırmış.
Böylesine derin bir tarihe sahip bira, dünyanın her bölgesinde farklı şekilde
üretiliyor ve tüketiliyor. Hepsinin kendine has tadı, kokusu ve görüntüsü
var. Aslında temel işlem aynı olmasına rağmen, bira türlerini birbirinden
ayıran ne? Esasen bira üretimi yaz aylarının sonunda, arpa ve şerbetçiotu
hasadından sonra başlıyor.
Şerbetçiotu, fermantasyon (mayalama) için gerekli olan kaliteli doğal şekerin
üretilmesi ve en berrak biranın yapılmasında birebir. Uzun ömürlü şerbetçiotu
bitkisi, biranın arındırılması, berraklaştırılmasını sağlıyor ve biranın da
uzun ömürlü olmasına yol açıyor. Biraya keskinliğini ve meyvemsi aromasını bu
bitki veriyor.
Almanya'da, Bavyera Kontu IV. William'ın geliştirdiği Reinheitsgebot'tan
(Saflık Yasası) sonra, bira yapımında sadece arpa, maya, şerbetçiotu ve suyun
kullanımına izin verildi. Diğer ülkelerde, buğday, pirinç ve mısır farklı
tatların yaratılmasında kullanıldı.
Fermantasyonu katalize eden bira mayası olmadan üretimi gerçekleştirmek
imkânsız. Bira mayasının yüzlerce türü var. Ancak bunların hepsi iki ana
grupta toplanıyor. Sert ve siyah biranın (klasik olarak 15-25 santigrat
derecede mayalanıyor) yapılmasında kullanılan "yüksek fermantasyon
mayası" ve hafif biranın (7 santigrat derecede mayalanıyor) yapımında
tercih edilen "düşük fermantasyon mayası".
Fermantasyonun ilk aşaması, arpayı malt haline getirmek için suya yatırmak.
İkinci aşamada fırınlanıyor. Biranın tadı ve kokusu , maltın fırında
tutulduğu işleme bağlı. ABD'de üretilen biraların çoğunda malta, fırınlama
aşamasında mısır veya darı eklenerek tadı seyrekleştiriliyor.
Malt haline getirilmiş arpa, değirmende öğütülüyor. Öğütülen kalıntılar bira
teknesine konuluyor, sıcak suyla yıkanıyor ve bekletiliyor. Sıcak su,
öğütülmüş üründe bulunan nişastayı, şekere dönüştüren enzimleri harekete
geçiriyor.
Bu şeker, suda çözülerek bira mayasında kullanılan arpa mayası denilen tatlı
esansı doğuruyor. Elde edilen sıvı boşaltılıyor, bakırdan yapılmış fıçıya
pompalanıyor ve şerbetçiotu ile kaynatılıyor. Bu aşamada fermantasyonun
hızlanması için kimi zaman şeker de ekleniyor.
Şerbetçiotu ile karıştırılmış arpa mayası çözülüyor ve bira mayasının
eklendiği fermantasyon teknesine geçirilmeden önce soğutuluyor. Şeker,
sonraki fermantasyon aşamasında karbondioksit ve alkole dönüştürülüyor.
İstenen birayı elde etmek, işte bu işlemde yatıyor. Burada dengenin çok iyi
tutturulması gerekli. Eğer fermantasyon çok erken bitirilirse, hafif bira
üretilmiş oluyor. Aksine, fermantasyon süresinde şekerin tamamı dönüşürse,
sert ve az tatlı bir bira üretilmiş oluyor.
Yüksek fermantasyonlu biraların çoğu, fıçılara doldurulmadan önce 1 hafta
boyunca bira teknelerinde bekletiliyor, olgunlaştırılıyor. Düşük
fermantasyonlu biraların içmeye hazır hale gelmesi, berraklaştırılması için
daha farklı işlemler gerekiyor. "Hafifleştirme" olarak adlandırılabilecek
bu aşama, biranın 0 santigrat dereceye kadar soğutulup, haftalarca
bekletilmesini içeriyor.
Diğer özel saflaştırma yöntemleri de var. Anheuser-Busch tarafından
geliştirilen, biranın kayın ağacı odunlarından yapılmış teknelerde üretilmesi
gibi. Bu yöntemde, biranın bulanık bir görünüm kazanmasını sağlayan
çökeltilerin içindeki proteinler ayrıştırılıyor. Kanada ve Avustralya'nın
ünlü bira üreticileri Labatt's ve Foster's, düşük fermantasyonlu biralarını
eksi 4 santigrat dereceye kadar soğutarak buz kristallerine dönüştürüyor.
Daha sonra da biranın daha yumuşak bir tada sahip olması için, suyun bir
kısmını ayrıştırıyor. Böylece biranın alkol derecesini de artırmış oluyor.
Japonya'da geliştirilen kuru biranın üretilmesinde şerbetçiotunun acılığını
gidermek için filtreler kullanılıyor. Tamamlanan bira, daha sonra
karbondioksitli şişelere dolduruluyor.